Kastamonu'dan Toplumun Özünden Kopuşuna Tarihi Bakış: 200 Yıl
Kastamonu'dan yansıyan bir düşünce yazısı, Türk toplumunun 200 yıllık özünden kopuş sürecini tarihi olaylarla inceliyor. Cemil Meriç'ten alıntılarla...
Kastamonu yerel basınından yankılanan önemli bir düşünce yazısı, Türk toplumunun geçmişten günümüze uzanan dönüşümünü ve özünden kopuşunu derinlemesine ele alıyor. Ünlü mütefekkir Cemil Meriç'in "Yaprak ağaçtan düşünce, rüzgârın oyuncağı olurmuş" sözüyle başlayan bu analiz, toplumun köklerinden uzaklaşmasının acı faturasını tarihi olaylarla ilişkilendiriyor. Yazıda, 'Kitapçı Baba' olarak anılan bir düşünürün de "Bir toplumu özünden ve kökünden kopardıktan sonra istediğin tarafa vur. Çünkü o toplumun bir futbol topundan farkı yoktur" ifadeleriyle, toplumsal kimliğin erozyona uğraması üzerine çarpıcı bir tespit ortaya konuluyor.
Metin, bu derin ah çekişi, Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un "Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz: Gelmişiz dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!" dizeleriyle harmanlayarak, geçmişteki görkemli günlerden günümüzdeki savrulmuşluğa uzanan süreci sorguluyor. Toplumun, yani cemiyetin, ümmetin ve milletin, ne yazık ki gün geçtikçe özünden ve kökünden koparılarak oradan oraya sürüklendiği vurgulanıyor. Bu kritik sürecin yaklaşık 200 yıl önce başladığına dikkat çekilerek, yakın tarihimizin dönüm noktalarına ışık tutuluyor.
Toplumsal Dönüşümün Tarihi Kırılma Noktaları
Türk toplumunun özünden koparılış sürecinin ilk büyük kırılma noktalarından biri olarak 1826 yılı işaret ediliyor. Bu dönemde Sultan II. Mahmud'un Yeniçeri Ocağı'nı topla-tüfekle ortadan kaldırması, geleneksel yapının kökten değişime uğramasının başlangıcı kabul ediliyor. Bu hadisenin ardından Tanzimat Fermanı gibi batılılaşma hareketlerinin hız kazandığı belirtiliyor. Yazar, bu batılılaşma sürecini 'Batıl/laşma' olarak nitelendirerek, modernleşme adı altında özgün değerlerden uzaklaşmaya vurgu yapıyor. II. Mahmud'un ve ardından tahta geçen Sultan Abdülmecid döneminde, Mustafa Reşid Paşa gibi isimlerin etkisiyle Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesi, toplumdaki bozulmanın daha da derinleşmesine yol açan önemli adımlar olarak değerlendiriliyor.
Tanzimat Fermanı'nın 'batıllaşma' fermanı olduğu ve toplumda nifaka sebep olduğu dile getirilirken, bu süreçten sonra ortaya çıkan Jön Türkler ve İttihat ve Terakki gibi hareketlerin de toplumsal bozulmayı çığ gibi büyüttüğü ifade ediliyor. Özellikle İttihat ve Terakki'nin 1908'de darbeyle iktidara gelmesinden sonra Osmanlı Devleti'nin yedi yıl gibi kısa bir sürede nasıl darmadağın olduğu, Arnavutluk ve Selanik dahil birçok Balkan ülkesi ve şehrinin kaybedildiği hatırlatılıyor. Bu tarihi süreç, toplumun özünden kopuşunun ve batılılaşma adı altındaki 'Batıllaşma'nın bir dönüm noktası olarak öne çıkarılıyor.
Dünden Bugüne Toplumsal Çöküş ve Yükseliş Beklentisi
Yazı, 1923 yılından bugüne uzanan dönemin de toplumsal bozulmada önemli bir evre teşkil ettiğini belirtiyor. 1826'dan 2026'ya uzanan 200 yıllık sürecin, asil ve kutlu Türk toplumunu bir cendereye soktuğu ve 726 yıl süren Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan sonra bu hale gelindiği yorumu yapılıyor. Dünya'ya örnek olan ve nizam veren bir devletin halden hale sokulması, derin bir üzüntüyle dile getiriliyor. Osmanlı Devleti'nin kuruluş (1300-1453), yükseliş (1453-1683) ve çöküş (1683-1923) dönemleri gibi, Türk toplumunun da kuruluş (1300-1453), yükseliş (1453-1826) ve çöküş (1826-2026) dönemlerinden geçtiği ileri sürülüyor.
Ancak bu karamsar tabloya rağmen, yazar geleceğe dair umutlu bir bakış açısı sunuyor. İnşallah bu çöküşün bu yıldan itibaren son bulacağı ve tekrar yükselişin başlayacağı dile getiriliyor. Toplumun, 'Top/lum' olmaktan, yani bir futbol topu gibi sağa-sola savrulmaktan kurtarılacağı ve asli hüviyetine döndürüleceği inancı vurgulanıyor. Bu büyük dönüşümü sağlayacak olanların ise okuyucular olduğu belirtilerek, Al-i İmran Suresi'nin 110. ayeti kerimesi hatırlatılıyor: "Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah'a inanırsınız." Bu ayetteki 'Siz' tanımının önemine değinilerek, bu tanıma uyan Müslümanların çoğalması temennisiyle yazı son buluyor.
Toplumsal Kimliğin Yeniden İnşası ve Gelecek Vizyonu
Yazı, sadece geçmişi eleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda geleceğe dair bir vizyon da sunuyor. Toplumun kendi öz değerlerine dönerek, pasif bir 'top' olmaktan çıkıp aktif bir 'ümmet' kimliğine bürünmesi gerektiği mesajı veriliyor. Bu dönüşümün, bireysel ve toplumsal bilinçlenme ile mümkün olacağı vurgulanıyor. Özellikle genç nesillerin, tarihi derinliği ve kültürel mirası doğru anlaması, özgün kimliğin yeniden inşasında kilit rol oynayacağı ifade ediliyor. Yazar, bu sürecin sancılı ancak kaçınılmaz olduğunu, aksi takdirde toplumsal savrulmanın devam edeceğini ima ediyor.
Eser, modernleşme adı altında yaşanan kültürel yozlaşmanın ve batılılaşma sürecinin, aslında bir 'batıllaşma' olduğu tezini güçlü bir şekilde savunuyor. Bu tezin temelinde, toplumsal değerlerin, ahlaki normların ve inanç sistemlerinin zamanla aşındığı fikri yatıyor. Toplumun, kendi tarihsel ve kültürel köklerinden beslenerek, evrensel değerlerle uyumlu ancak özgün bir sentez oluşturması gerektiği düşüncesi, yazının ana eksenini oluşturuyor. Bu bağlamda, siyasi liderliklerin ve aydınların, toplumsal diriliş sürecindeki sorumluluklarına da dolaylı yoldan işaret ediliyor.
Kastamonu'dan Yükselen Ses: Toplumsal Uyanış Çağrısı
Kastamonu'dan yükselen bu düşünce yazısı, sadece yerel bir perspektiften değil, tüm Türkiye'yi ilgilendiren evrensel bir çağrıyı temsil ediyor. Toplumun karşı karşıya olduğu kimlik bunalımına ve kültürel erozyona dikkat çekerek, okuyucuları derin bir muhasebeye davet ediyor. Yazar, bu uyanışın, bireylerin kendi iç dünyalarında başlayarak topluma yayılacak bir hareketle mümkün olacağına inanıyor. Özellikle dini ve ahlaki referanslara yapılan vurgu, bu uyanışın manevi boyutunu da öne çıkarıyor. Gelecek nesillerin, geçmişten ders çıkararak daha güçlü, daha bilinçli ve daha özgün bir toplum inşa etme potansiyeline sahip olduğu umudu, yazının temel motivasyonunu oluşturuyor.
Bu bağlamda, yazarın aktardığı "Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah'a inanırsınız" ayeti, toplumsal sorumluluğun ve aktif vatandaşlığın dini bir vecibe olarak algılanması gerektiğini vurguluyor. Makale, okuyucuları sadece birer izleyici olmaktan çıkarıp, değişimin ve dönüşümün aktif birer parçası olmaya davet ediyor. Bu çağrı, toplumun sadece siyasi veya ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve manevi bir dirilişe ihtiyaç duyduğunun altını çiziyor. Kastamonu'dan yükselen bu ses, Türkiye genelinde toplumsal tartışmalara yeni bir boyut katma potansiyeli taşıyor.